Hangi Covid-19 Testi?

Covid-19 virüsü yani SARS-CoV-2 ile tanıştık mı? Hangi test ne işe yarar? Kısaca ve basitçe anlatalım dedik.

Covid pandemisi ile birlikte artık çok duyuyoruz şu testleri.
“PCR yaptırdım”, “antikorum yüksek çıktı”, “spike proteini en iyisiymiş”, “IgG yükselmiş.”..

“Bir şeyi bir çocuğa anlatamıyorsanız, o şeyi yeterince bilmiyorsunuz demektir” demiş Einstein. Bakalım bir çocuğun anlayabileceği şekilde anlatabilecek miyiz?

Bir viral hastalıkta virüs bedeninize girdiyse iki şey olur.

1. O virüs kanınızda dolaşmaya bağlar. Beden bunu yabancı cisim gibi algılar. Buna antijen denir.
2. Beden o virüse (antijene) karşı bazı maddeler (protein) geliştirir. Bunlara da antikor denir. IgM, IG diye duyduğunuz garip şeyler bunlardır.

Bedenimizde virüs var mı yok mu? Eh, antijen var mı diye bakarız. Bu ise çok duyduğumuz PCR testidir. (+) ise hastalığı taşıyoruz demektir. (-) ise AVM’lere girmeye hak kazandınız.

E, ne yapacağız?

Soru 1: Bedenimizde virüs var mı yok mu? Eh, antijen var mı diye bakarız. Bu çok duyduğumuz PCR testidir. (+) ise hastalığı taşıyoruz demektir. (-) ise AVM’lere girmeye hak kazandınız.

Nasıl yaptırız? Burnumuzdan sürüntü ile.

Soru 2: Bedenimize aldığımız o virüse karşı beden bir savunma geliştirmiş mi? Yani güvende miyiz? Eh, o zaman da antikor var mı diye bakarız.

Nasıl bakarız? Kan örneğinden. Ne zaman antikorumuz olur? Hastalığı geçirdiysek (semptomlu ya da semptomsuz) ya da aşı olduysak. Yaklaşık 14 gün sonra. (Sonuçta aşı ile virüsü (antijeni) bedenimize veriyorlar.) Test sonucu 1.40 ve üzerinde ise, Covid-19 IgG koruyucu antikorları gelişmiş demektir.

Aslında aşı olmadan antikor baktırmak ve antikor yüksekse boşuna aşı olmamak en iyisi ama “ne olur ne olmaz” diyor herkes, bu da gayet anlaşılır bir tepki.Not: Hızlı tanı, ya da kart testi diye bir şey var. Antikor ölçen. Fakat Sağlık Bakanlığı tarafından önerilmemektedir. En iyisi PCR testidir.

Dünya’da İntegratif Tıp

Ülkemizde GETAT ya da açılımıyla Geleneksel ve Tamamlayıcı Tıp adıyla biliyoruz onu.

CAM, yani “Complementary ve Alternative Medicine” ise oldukça yaygın bir kullanım. Biz “Bütünsel Tıp” demeyi tercih ediyoruz. Bu terminoloji kargaşasının ardında basit bir yaklaşım yatıyor aslında.

  • Daha az girişimsel
  • Daha az toksik
  • Daha ekonomik
  • Hastanın kültürüne daha yakın bir tedavi yaklaşımı.

Bireyin fiziksel, duygusal, psikolojik ve inanç yönlerini de dikkate alan, konvansiyonel (modern) tıp ile ortak bir tedavi yaklaşımı.

WHO (Dünya Sağlık Örgütü) raporlarına göre bugün dünyada insanların %70 – %80’i Geleneksel ve Tamamlayıcı, ya da “Alternatif” Tıp yöntemlerini tercih ediyor ve bu oran giderek artıyor.

Nedir bu yöntemler?

Aslında bir çoğu bize oldukça tanıdık, bazıları ile yeni yeni tanışıyoruz. Ülkemizde bunların bazıları sadece hekimler tarafından uygulanmak üzere sertifikasyonlandırılır, fakat dünyanın farklı ülkelerinde farklı uygulamalar var.

  • Akupunktur
  • Homeopati
  • Ozon Tedavisi
  • Kupa Tedavisi
  • Aromaterapi
  • Müzik Terapisi
  • Ayurveda
  • Reflexoloji
  • Fitoterapi
  • Osteopati

ABD’de Ulusal Sağlık Araştırmasına göre (National Health Interview Survey) Amerikalılar alternatif tıp tedavileri için 2012 yılında ceplerinden 30 milyar USD harcamışlar. Üstelik ABD ve Avrupa ülkelerinde bu tip tedavi harcamalarının bir kısmı resmi ve özel sağlık sigortaları tarafından ödenmektedir.

Gluten: “Hiç mi” yemeyelim?

Gluten son zamanlarda sıklıkla duydugumuz bir sözcük. Aslında bir protein. Hani su ekmegi, böregi pofuduk pofuduk yapan protein. Ama aslında gizli bir zararı var: Kendisi glue, yani yapıştırıcı. Bu özelligini barsaklarımızda sürdürünce neler yaptıgını siz düsünün. Gluten demek hazımsızlık ve siskinlik demektir. Dahası su ki, gluten sadece hamur islerinde bulunmuyor. Birada, dondurmada ve hatta sampuanlarda gluten var.

Gluten gercekten bahsedildigi kadar zararlı mı?

Gluten içeren yiyeceklerden kesinlikle kaçınması gereken bir grup insan var. Bu insanlarda gluten enteropatisi dedigimiz bir hastalık var. Çölyak Hastalıgı olarak da biliriz.
Peki, Çölyak hastası degilsek glutenden uzak durmak zorunda mıyız? Burada kritik soru şu: Ne kadar? Günde bir iki dilim ekmek tüketiyorsak ve hazımsızlık gibi sorunlar yasamıyorsak sorun yok. Aksine glutensiz besin pesinde kosturmak, özellikle de bunlarla beslenmek kas yaparken göz çıkarmanıza, kilo almanıza neden olabilir. Fakat sürekli glutenli beslenmenin de bir çok inflamatif otoimmun kronik hastalıkla (Parkinson, Alzheimer, Hashimoto) uzun vadeli bir ilişkisi olduğunu gösteren çalışmalar var. Bunu da aklımızda tutalım.

Bu konuda da sihirli cümleyi hepimiz biliyoruz: “Azı karar…”

Beden & Ruh İkilemi ve Tıp

Fransız filozof Descartes’in hediyesidir “kartezyen düalizm.”

Yani insanı beden ve ruh diye ikiye ayırma anlayısı. Bundan sonra baslamıstır insan bedenini bir makina gibi görmek. Gelisen tıp anlayısı da bundan nasibini aldı. Bu anlayısın ardından John Locke ve David Hume’un indirgemeci diye nitelendirebilecegimiz anlayısı gelince artık sistemin küçük bir parçasını anlayabilirsek sistemin kendisini de anlayabilecegini düsündü insan zihni. Elbette günümüz tecrübesinden bakınca hayli kibirli sayılabilecek bu anlayış, insanı örnegin bir saat gibi görmeye kadar uzandı. Saat çalısmıyorsa ya zemberegi bozulmustur ya da içindeki bir çark. Bunu tamir edersek saat çalısır, o halde insana da aynı anlayısla yaklasmak mümkündü. Öyle de oldu. Gectigimiz yüzyılda hızla yükselen diagnostik teknoloji mikro düzeyde branslasmanın da önünü açtı.

Fakat sistemleri derinlemesine analiz etme anlamında hayli yararlı olan bu yaklasım, insanının giderek artan kronik hastalıkları karsısında yetersiz kalmaya basladı. Çünkü artık ne obesite g

 

astroenterolojinin, ne de diyabet endokrinolojinin sorunu degil sadece. Dolayısı ile bu sorunları sadece bu branslardaki hekimlerin cözmesi de artık mümkün degil.

Genis çaplı multidisipliner bir anlayısı gerektiren yaklasım hastaya daha çok zaman ayıran holistik yaklasımların önünü açtı.

 

Alternatif Tıp Uygulamaları Kanıta Dayalı mı?

Batı tıbbı kendi bilimsel anlayışı ile tıbbi yöntemleri sorgular. Haklı bir istektir bu. Çünkü milyonlarca ilaç, cerrahi yöntem vs arasında hangisinin gerçekten işe yaradığını kesin kurallarla belirleme ihtiyacı duyar. Dolayısı ile kendi yöntemini geliştirmiştir.
Bu yöntem basittir. Yeni bir ilaç ya da yöntemi “uygulanabilir” bulmak için temelde iki şeye bakılır:

· Bu uygulama/ilaç etkili mi?
· Bu uygulama/ilaç zararsız mı? (Yan etki )

Yöntem ise “klinik çalışma” dediğimiz şeydir. Birbirine benzer ilaçları karşılaştırır, ya da ilaç ile ilaç görüntüsü verilmiş zararsız bir madde (plasebo) eşit koşullarda karşılaştırır.
Sonuçlar matematiksel olarak istatistiki yöntemlerle ölçülür ve ortaya bir değerlendirme çıkar.
Değerlendirme denenmekte olan ilaç/yöntem lehine olumlu ise çalışma belli bir formatta yazılır ve uluslararası saygınlığı olan dergilerde yayınlanır, varsa itirazlar değerlendirilir ve o ilaç ile ilgili yeni bir kanaat oluşturulmuş olur. Bun göre sağlık otoriteleri o ilaç ya da yönteme onay verir, ya da vermez.

Bu yöntemle Covid 19 pandemisi sırasında aşı geliştirme aşamasında hepimiz tanıştık.
Tamamlayıcı ve alternatif tıp dediğimiz tedavi yaklaşımında sentetik ilaç yoktur ama uygulamalar (akupunktur, homeopati ya da ozon terapi gibi) değerlendirilir. Ve son yıllarda yapılan araştırmalar göstermiştir ki, bu tip uygulamalar hiç de kanıtsız değildir artık. Üstelik bu tip çalışmaların sonuçlarının yayınlandığı dergi sayısı da giderek artmaktadır. (Tablo 1)

Tablo 1

Değişen dünyada tıp da değişiyor, artık ön yargıları bir kenara koyup hasta için en iyisi ne ise ona odaklanmanın, hastayı bedensel, ruhsal ve inanç sistemiyle, kültürüyle bir bütün olarak kabul edip, ona en iyi gelecek yöntemleri kullanmanın zamanı.

Yine de, tüm bu gelişmelere rağmen, bu uygulamalar “kanıta dayalı değil” iddiasını sıklıkla duyuyoruz. Ama iddia sahipleri kendi inandıkları yöntemlerle yapılmış klinik araştırmalara bakma ihtiyacı bile duymuyorlar. Bugün tüm dünyada yapılmış klinik çalışmaların verisine ulaşabileceğiniz PubMed’e girip “akupunktur yazdığınızda karşınıza 30 binin üzerinde çalışma çıkıyor. (Tablo2)
İşin ilginç kısmı bu çalışmaların çoğunda akupunktur uygulamalarının avantajları vurgulanıyor. Aynı şey diğer tamamlayıcı/alternatif tıp yöntemleri için de geçerli.

 

Tablo 2

Değişen dünyada tıp da değişiyor, artık ön yargıları bir kenara koyup hasta için en iyisi ne ise ona odaklanmanın, hastayı bedensel, ruhsal ve inanç sistemiyle, kültürüyle bir bütün olarak kabul edip, ona en iyi gelecek yöntemleri modern tıbbın olanaklarıyla harmanlayıp kullanmanın zamanı.

Bu nedenle tedaviler artık “bütünsel” olmalı diyoruz.

Menopoz ve Beslenme Önerileri

Menopoz konusu oldukça ayrıntılı konuşulması gereken bir konu. Sadece bu dönemde östrojen gibi davranan bazı doğal besinlerden bahsedelim.

Kadında bu dönemde östrojen, progesteron ve testosteron dengesi arık farklı bir kompozisyondadır ve yaşam pratiğinde bu gerçek göz önüne alınmalıdır. Bunlara prolaktin, tiroid hormonu, DHEA, kortizol ve insülin de katılınca bazı şeyler eskisi gibi yürümeyebiliyor.

Hormonal denge ve buna uygun replasmanlar daha uzun bir yazının konusu. O nedenle bu dönemde tüketilmesinde yarar olan bazı doğal besinlerden bahsedeceğiz.

Fakat genel olarak bir östrojen yetersizliğinden bahsetmek konunun anahattı için belirleyici olacaktır.

Düzenli bir egzersiz programının yanına eklenmiş iyi bir beslenme yolun yarısını geçmek anlamına gelir.

  • Öncelikle sebze ağırlıklı beslenmek önemlidir. Brokoli, lahana, karnabahar gibi sebzeler mevsimine göre düzenli tüketilmeli. Çiğ ıspanak, üzüm, erik, kayısı, limon, sarımsak, portakal, badem, fındık, beyaz peynir, havuç, muz, kiraz, kestane, lahana, hurma, incir, greyfurt, çavdar ekmeği, yer elması ve soya fasulyesi yemek de bu dönemde görülen şikayetlerin azalmasına yardımcı olur
  • Somon, ton, uskumru ve levrek gibi soğuk deniz balıklarının tüketilmesinin çok etkili olacaktır. Haftada mümkünse iki kez.
  • Balık yağı: EPA ve DHA toplam 1000 mg/gün
  • Homosistein düşükse Vitamin B6, B12 ve B9 desteği.
  • Zerdeçal extraktı
  • Çay olarak: Civan perçemi, Ada çayı, Hayıt.

Şeker, alkol ve elbette sigara bu dönemde özellikle uzak durulması gereken üç şey.

Akupunkturda Açlık ve İştah Kavramları

Akupunktura göre, beslenme tarzı mide/dalak meridyeni ile ilişkilidir.
İnsanlar genel olarak yang ya da yin karakterdedir, yani biri diğerine baskındır.

Yin ve yang ayrı bir yazının konusu olmakla birlikte bu kapsamda söyleyecek olursak yang fonksiyonla, yin besin ve doku ile ilgilidir.

Yang dominant olanların daha gelişmiş bir lezzet duygusu vardır. Yemeğin tadına ve sunumuna önem verirler. Bu insanlar daha sıklıkla acıkır ama acele etmezler. Masalarında çiçek, mum gibi detaylar olabilir. Bu insanlar için yemek dostlarla paylaşılan bir tören gibidir.

Bu profilde ilgili meridyenin yang dominantlığı azaltılmalıdır.

Oysa Yin dominant insanlar yemek “yemeyi” severler. Aç olup olmamaları önemli değildir. Çok bekleyemezler. Malzemeleri tad, koku ayrımı yapmadan karıştırıp afiyetle yerler. Isıtmak bile zor gelir bazen. Genellikle yalnız yerler.

Bu profilde ilgili meridyenin yin dominantlığı azaltılır akupunkturla.

O nedenle kilo sorunu olduğunda önce bu profil tanımlanır, daha sonra gerekli akupunktur, diyet vs. yöntemlerine geçilir.

İnsanlar genel olarak yang ya da yin karakterdedir, yani biri diğerine baskındır. Yin ve yang ayrı bir yazının konusu olmakla birlikte bu kapsamda söyleyecek olursak yang fonksiyonla, yin besin ve doku ile ilgilidir.

Kısa bir bilgi daha: Mide, yang özelliği çok yüksek bir organdır, yani hareket eder. Rafine şeker yediğimizde mide yang’ı hızla yükselir ve bu yükseliş yang fazlalığını yin’e transform eder. Başa döneriz: Tekrar şekerli yiyecek arzusu.

Batı tıbbında bunun karşılığı insülin piki ve ardından gelen hipoglisemidir. Bu hastalarda tedavi mide yang’ını düşürmektir.

İnfertilite Tedavisinde Alternatif ve Tamamlayıcı Tıp

Hızlı ekonomik gelişme, hayat tarzlarında değişiklik, çevre kirliliği, besin diye yediğimiz plastikler insanoğlunun en doğal özelliklerinden biri olan üreme fonksiyonunu da vurdu. Dünya Sağlık Teşkilatının rakamlarına göre 10 çiftten biri doğal yollardan çocuk sahibi olamıyor.

Bu durumda IVF (tüp bebek) tedavisi milyonlarca çift için umut oldu. Fakat tüm gelişen teknolojilere rağmen IVF başarısı %30’lar civarında. Ovulasyonu indüklemek için yapılan aşırı hormon yüklemesinin yan etkileri, tekrarlayan denemelerle ağırlaşan ekonomik yük de cabası.

IVF tedavisinin sonuçlarını olumlu yönde artırmak için dünyanın bir çok önemli tüp bebek merkezinde alternatif ve tamamlayıcı tıp yöntemleri ve özellikle de akupunktur neredeyse rutin hale geldi.

IVF tedavisinin sonuçlarını olumlu yönde artırmak için dünyanın bir çok önemli tüp bebek merkezinde alternatif ve tamamlayıcı tıp yöntemleri ve özellikle de akupunktur neredeyse rutin hale geldi.

Bu tedavilerin üç önemli avantajı var:

1. Zarar vermiyor
2. Doğal
3. Ekonomik

Fakat akupunktur tek yöntem değil. Hastanın profiline ve klinik duruma göre homeopati, biyorezonans, nöral terapi, fitoterapi ve hatta ayurveda IVF tedavisi sırasında veya öncesinde bebek bekleyen çiftlere hem erkek hem kadın büyük avantajlar sunuyor.

Bu yazıda alternatif/tamamlayıcı tedavinin etki mekanizmalarından kısaca bahsedip, daha sonraki yazılarda bu etkileri tek tek inceleyeceğiz.

Yapılan araştırmalara göre, bahsedilen yöntemler subfertil kadınlara uygulandığında;

• Yumurta kalitesini artırır
• Follikül oluşumu için hormon regülasyonunu sağlar
• Uterusa kan akımını ve kalınlaşmayı artırır.
• Hastanın stress düzeyini azaltır
• Uterus kasılmalarını engeller
• IVF’de kullanılan ilaçların yan etkilerinden korur
• Bağışıklık sistemini güçlendirir
• Düşük riskini azaltır

Erkek infertilitesinde ise;

· Sperm kalitesi artar
· Sperm volümü artar
· Morfolojik bozukluklar daha az görülür
· Bağışıklık sistemi güçlenir ve bölgesel kan akımı hızlanır
· Stress düzeyini düşürür

İlerideki yazılarımızda tüm bu etkilerin ayrıntısına gireceğiz.

REFERANSLAR:

· F. Jin, “He JL discussed in assisted reproductive technology in the application of Chinese medicine,” eijing Traditional Chinese Medicine, vol. 23, no. 6, p. 329, 2004.
· S. E. Huang, “Chinese medicine artificial cycle therapy with assisted reproductive technology IVF embryo implantation rate,” Guangzhou University of Chinese Medicine, vol. 23, no. 4,p. 302, 2006.
· J. F. Smith, M. L. Eisenberg, S. G. Millstein et al., “The use of complementary and alternative fertility treatment in couples seeking fertility care: data from a prospective cohort in the United States,” Fertility and Sterility, vol. 93, no. 7, pp. 2169–2174, 2010.
· R. Chang, P. H. Chung, and Z. Rosenwaks, “Role of acupuncture in the treatment of female nfertility,” Fertility and Sterility, vol. 78, no. 6, pp. 1149–1153, 2002.
· W. E. Paulus, M. Zhang, E. Strehler, I. El-Danasouri, and K. Sterzik, “Influence of acupuncture on the pregnancy rate in patients who undergo assisted reproduction therapy,” Fertility and Sterility, vol. 77, no. 3, pp. 721–724, 2002.
· L. G. Westergaard, Q. Mao, M. Krogslund, S. Sandrini, S. Lenz, and J. Grinsted, “Acupuncture on the day of embryo transfer significantly improves the reproductive outcome in infertile women: a prospective, randomized trial,” Fertility and Sterility, vol. 85, no. 5, pp. 1341–1346, 2006.
· C. Smith, M. Coyle, and R. J. Norman, “Influence of acupuncture stimulation on pregnancy rates for women undergoing embryo transfer,” Fertility and Sterility, vol. 85, no. 5, pp. 1352–1358, 2006.
· S. Dieterle, G. Ying, W. Hatzmann, and A. Neuer, “Effect of acupuncture on the outcome of in vitro fertilization and intracytoplasmic sperm injection: a randomized, prospective, controlled clinical study,” Fertility and Sterility, vol. 85, no. 5, pp. 1347–1351, 2006.
· R. Quintero, “A randomized, controlled, double-blind, cross- over study evaluating acupuncture as an adjunct to IVF,” Fertility and Sterility, vol. 81, pp. S11–S12, 2004.
· P. Magarelli and D. Cridennda, “Acupuncture and IVF poor responders: a cure?” Fertility and Sterility, vol. 81, pp. S20–S88, 2004.
· P. Magarelli, M. Cohen, and D. Cridennda, “Acupuncture and good prognosis IVF patients: synergy,” Fertility and Sterility, vol. 82, pp. S80–S81, 2004.
· D. Cridennda, P. Magarelli, and M. Cohen, “Acupuncture and in vitro fertilization: does the number of treatments impact reproductive outcomes?” Society for Acupuncture Research, vol. 301, pp. 85–88, 2005.
· P. Magarelli, D. Cridennda, and M. Cohen, “Proposed mechanism of action of acupuncture on IVF outcomes,” Fertility and Sterility, vol. 86, pp. S174–S175, 2006.
· E. Manheimer, G. Zhang, L. Udoff et al., “Effects of acupuncture on rates of pregnancy and live birth among women undergoing in vitro fertilisation: systematic review and meta-analysis,” British Medical Journal, vol. 336, no. 7643, pp. 545–549, 2008.
· L. Rosenthal and B. Anderson, “Acupuncture and in vitro fertilisation: recent research and clinical guidelines,” Journal of Chinese Medicine, no. 84, pp. 28–35, 2007.
· E. Stener-Victorin and P. Humaidan, “Use of acupuncture in female infertility and a summary of recent acupuncture studies related to embryo transfer,” Acupuncture in Medicine, vol. 24, no. 4, pp. 157–163, 2006.

Mikrobiyata Meselesi

Kilo verebilmekle bağırsak yapımızın ne ilgisi var?

Şu ilgisi var: Bağırsaklarımızda sayıları 10 trilyona yaklaşan ve 2 kg ağırlığa ulaşan bakteriler bizimle yaşıyor. Bu sayı bedenimizdeki tüm hücrelerin sayısının yüzlerce katı. Üstelik bağırsaklarımızın yüzeyi yarım futbol sahası büyüklüğünde.

Bunların %90’ı şu iki gruptan oluşuyor: Bacteriodes’ler ve Firmicutes’ler. Bu iki grubun sayılarının birbirine oranları hassas mesele. Oran Firmicutes lehine bozulduğunda kilo problemi daha da problem.

Komik olan şu ki, obezite mi bu dengeyi bozuyor yoksa bu denge bozulunca mı obezite gelişiyor, bunu henüz bilmiyoruz.

Fakat burada bir iyi haber var:
Fazla kilolarımızı verince bu denge düzeliyor. Üstelik düşük kalorili beslendiğimizde bağırsaklarımızda bakteri çeşitliliği artıyor, ki bu da iyi haber. Dolayısı ile yapılacak şey basit: Dengeli bir beslenme ile beden kitle endeksimizi 20-25 arasında sabitlemek. Yani fazla yağlardan kurtulmak. Yoksa yumurta mı tavuktan çıkar, tavuk mu yumurtadan döngüsüne gireriz.

Bu konuda bir yazımız şurada.

Bağırsaklarımızda sayıları 10 trilyona yaklaşan ve 2 kg ağırlığa ulaşan bakteriler bizimle yaşıyor. Bu sayı bedenimizdeki tüm hücrelerin sayısının yüzlerce katı. Üstelik bağırsaklarımızın yüzeyi yarım futbol sahası büyüklüğünde.

Dolayısı ile kilo meselesi sadece kilo meselesi olmaktan çıkıp disbiyozis (bağırsak flora dengesinin bozulması) meselesi haline de geliyor ki bu ciddidir.

Çünkü bağışıklık sistemimizin merkezi bağırsaklarımızdır ve bu sistem sağlıksız beslenme nedeniyle bozulduğunda hastalıklara açık hale geliriz.

Neler olur, sayalım mı?
· Kramplar
· Kabızlık
· Diyare
· Yanma
· Gaz
· Besin alerjileri
· İnflamasyon
· Ağrılı eklemler
· Sivilce
· Sedef Hastalığı
· Kronik Yorgunluk
· Konsantrasyon Bozukluğu
· Anksiyete
· Depresyon
· Kandida
· Bağışıklık Problemleri
· Alerjiler
· Baş Ağrısı
· Astım
· Vitamin Mineral Eksiklikleri
…..

Görüldüğü gibi bedenimiz sonsuz dengeler içeren bir sistem. Bu sistemi en fazla bozan etmen de yanlış beslenme.
Bu kadar basit aslında.

REFERANSLAR

Ley, R. E.; Peterson, D. A.; Gordon, J. I. (2006). “Ecological and Evolutionary Forces Shaping Microbial Diversity in the Human Intestine”. Cell. 124 (4): 837–848. doi:10.1016/j.cell.2006.02.017. PMID 16497592. S2CID 17203181.
Salvucci, E. (2016). “Microbiome, holobiont and the net of life”. Critical Reviews in Microbiology. 42 (3): 485–494. doi:10.3109/1040841X.2014.962478. PMID 25430522. S2CID 30677140.
Guerrero, R.; Margulis, Lynn; Berlanga, M. (2013). “Symbiogenesis: The holobiont as a unit of evolution”. International Microbiology. 16 (3): 133–43. doi:10.2436/20.1501.01.188. PMID 24568029.
Mendes, R.; Raaijmakers, J.M. (2015). “Cross-kingdom similarities in microbiome functions”. The ISME Journal. 9 (9): 1905–1907. doi:10.1038/ismej.2015.7. PMC 4542044. PMID 25647346.
Bosch, T. C. G.; McFall-Ngai, M. J. (2011). “Metaorganisms as the new frontier”. Zoology. 114 (4): 185–190. doi:10.1016/j.zool.2011.04.001. PMC 3992624. PMID 21737250.
Poreau B., Biologie et complexité : histoire et modèles du commensalisme. PhD Dissertation, University of Lyon, France, 2014.
Sherwood, Linda; Willey, Joanne; Woolverton, Christopher (2013). Prescott’s Microbiology (9th ed.). New York: McGraw Hill. pp. 713–721. ISBN 9780073402406. OCLC 886600661.

Akupunktur Nasıl Etki Eder?

Bu mekanizmayı iki yaklaşımla açıklamak mümkün.

Birincisi geleneksel Çin tıbbı yaklaşımıyla. Fakat bu yaklaşım, Batı tıbbına alışmış zihinlerimiz için zorlayıcı olacaktır. Başka bir yazıda bahsederiz.
O nedenle şimdilik bildiğimiz tıbbın diliyle anlatmaya çalışalım. (Bu kez de terminolojiyi tek tek açıklamak gerekecek, uzun yazmak gerekir. Kısa olabilmesi için de mecburen biraz ağdalı bir dil olacak maalesef, deneyelim.)

Akupunktur bedenimizin birçok sistemi ile etkileşime girer. Bunlardan ilki lokal etkidir ve genellikle ağrı kesici karakterdedir. Bu nasıl olur?

· Bradikinin, histamin, serotonin, preoteolitik enzimler, lökotrien, araşidonik asit, prostaglandin gibi havalı ismi olan aktif uyarıcı maddelerin salınımı ile lokal kanlanma artar.
· Limbik sistem (bu sistem endokrin sistem ve otonom sinir sistemlerini kontrol eden yapıdır.) regüle edilir
· Homeostatik dengelenme gerçekleşir
· Serotonin (eksikliğinde depresif ruh hali görülen bir madde) salınır
· Dopamin artışı olur. (Dopamin eksikliğinde öğrenme, konsantrasyon, uyku, esneklk sorunları yaşanır.)
· Lokal kanlanma artışı yaygındır.

 

Sinir sistemimize etki

· Ağrı kontrol sistemi akupunktur noktalarında iğne uygulaması ile aktive olduğunda mezensefalondan (beyinde bir bölge), çıkan nöronlar uyarılarını rafe magnus çekirdeğine (ağrı ile ilgili bir yapı) gönderirler. Buradan çıkan uyarılar, omuriliğin boynuzunda bulunan ağrı bloklayıcı komplekse inerler.

· Böylece merkezi sinir sistemi ve plazmada düzeyi yükselen enkeflinlerin (ağrı kesici bir madde) ruhsal ve psikolojik durumu düzenlemede rol aldığı belirtilmektedir.

· Enkefalinlerin antidepresan, antikonvülsif ve anksiyeteyi giderici etkilerinin olduğu bilinmektedir. Akupunktur uygulaması ile endojen opioidlere ilave olarak, merkezi sinir sisteminde serotonin düzeyinde de yükselme gözlenmiştir.

· Serotonin’in, kişinin kendini iyi hissetmesi, mutlu ve halinden memnun olması, iştahının ve seks dürtülerinin normal düzeyde olması ve psikomotor dengenin sağlanmasında etkilerinin bulunduğu belirtilmektedir.

Ayrıca bağışıklık sistemini hipofizer ve pineal bez salınımları ile regüle eder, parasempatik sistemi uyararak dinlenme fazını yoğunlaştırır, bağ dokusunu rahatlatır, eksrasellüler matrixte iyon alışverişini hızlandırır, bağırsak motilitesini düzenler.

İleri klinik kanıtlara ilgi duyanlar https://www.evidencebasedacupuncture.org sitesini ziyaret edebilirler.

Evet, biraz karışık oldu sanki ama çok basit anlatınca da tam anlaşılmıyor. Oysa akupunkturun WHO (Dünya Sağlık Örgütü) tarafından onaylanmış sayısız endikasyonu var.

Bunları da bir başka yazıda anlatalım.

REFERANSLAR

1. National Center for Complementary and Integrative Health. Acupuncture. 2016.
2. National health Interview Survey. Centers for Disease Control and Prevention. 2016.
3. Vase L, Baram S, Takakura N, Takayama M, Yajima H, et al. Can Acupuncture Treatment Be Double-Blinded? An Evaluation of Double-Blind Acupuncture Treatment of Postoperative Pain. Ozakinci G, ed. PLoS ONE. 2015; 10: e0119612.
4. Howard H Moffet. Sham Acupuncture May Be as Efficacious as True Acupuncture: A Systematic Review of Clinical Trials. The Journal of Alternative and Complementary Medicine. 2009; 15: 213-216.
5. Harris RE, Zubieta J-K, Scott DJ, Napadow V, Gracely RH, et al. Traditional Chinese Acupuncture and Placebo (Sham) Acupuncture Are Differentiated by Their Effects on μ-Opioid Receptors (MORs). NeuroImage. 2009; 47: 1077-1085.
6. A Review of the Current Acupuncture Mechanisms of Action from Both an Eastern and Western Perspective, Michael Malon and Gary Tsai, February 09, 2017
7, . Hsieh YL, Hong CZ, Liu SY, Chou LW, Yang CC. Acupuncture at distant myofascial trigger spots enhances endogenous opioids in rabbits: a possible mechanism for managing myofascial pain. Acupunct Med. 2016; 34: 302-309.